Kendi Sözleriyle Meslek Hayatı
 

ÜNİVERSİTEYE VEDA KONUŞMALARI;
MESLEKTE 50.YIL MESAJI


GÜNGÖR KABAKÇIOĞLU 1992

KiLOMETRE TAŞI 67
Bu konuşma 16 Mart 1992'de yapıldı

Sevgili Dostlarım

Bana benden daha yakın olan dostlarım! Hoş geldiniz. Mutluluk getirdiniz, gurur verdiniz. Bin teşekkür, sağ olun var olun. Bu akşamki şenliğin nedenini merak ediyorsunuz değil mi?

Açıklayalım:
Bendeniz fakir, 67 numaralı kilometre taşıma sobe dedikten sonra, 68 numaralı taşa doğru yol almaya başladım.
Elimde bir beIge var. Rahmetli babacığım bu sayfalara ailesiyle ilgili önemli haberleri not etmiş.
Birinci paragrafta, özetle, şu bilgi var:
Müdde-i umumi (savcı) muavinliği memuriyetiyle İşkodra vilayetinin Draç Sancağıda idim...... 5 Kanunisani (Ocak) 1318 tarihine müsadif (rastlayan) Pazar günü saat 9 raddelerinde bir erkek evlad ile mübeşşar oldum... Adını Mehmet Nuri koydum....
Cenab-ı Hak muammer ve siret- memduha ile muttasıf buyursun. Amin.
Son paragrafta da şunlar yazılı:
Bartın Mahkemesi Cinayet Reisi sıfatıyla Bartın'a 16 Mayıs 1340 tarihinde gelmiş idik. 16 Mart 1341 tarihine müsadif Pazartesi gecesi, alaturka saat 9.30'da bir oğlum tevellüd etmiştir. Adını Erol Tarık koydum. Cenab-ı Hak onu hüsnü ahlak ile muttasıf, tül'i ömür ve afiyetle muammer ve mesut buyursun. Amin.

Sözü geçen Erol Tarık bendenizim efendim. Demek ki neymiş?Bendeniz fakir 16 Mart 1925'te doğmuşum. Benim bugün Türkiye Cumhuriyeti Üniversiteler kanununa göre emekliye sevk edilmiş olmam gerekir; ama sevk edilemiyorum. Neden? Çünkü elimde kapı gibi bir nüfus kağıdı var. Babacığım benim doğum tarihimi nüfus kütüğüne 5 Eylül1341 (1925) diye yazdırmış. Her halde yaşayacağımdan pek ümitli değilmiş. "Hele üç beş ay geçsin, dayanırsa kaydını yaptırırım" demiş olmalı.
Gördüğünüz gibi, okula erken başlamış ama işten geç ayrılmış oluyorum.
Nur içinde yat babacığım

Aziz dostlarım,

Bu akşamı siz lütfen "bir prova" gecesi gibi kabul ediniz. Ben hepinizi eksiksiz Eylül'de gene beklerim. Lütfen kendinize iyi bakınız. Çoğalınız ama eksilmeyiniz.
Evet nerede kalmıştık?
67. kilometre taşını geçerken......
Yol alırken, geride kalmış olan taşlara şöyle bir baktım:
6 yaşında okula gitmişim.
23 yaşında doktor olmuşum.
30 yaşında evlenmişim.
31 yaşında baba olmuşum.
32 yaşında cerrahi doçenti olmuşum.
35 yaşında gene baba olmuşum.
39 yaşında profesör olmuşum.
54 yaşında bir vurgun yemişim: 1979 Temmuz'unda garip bir yasa çıkmış: Tam gün yasası. Uyamam demişim, istifa etmişim. Yasa üç ay sonra değişmiş. Ekim'de tekrar göreve dönmüşüm.
60 yaşında Sağlık Bakanlığı tarafından taltif edilmişim : Bana, "sen Gastroenterolojik Cerrahi uzmanı oldun" demişler. Sınava girmeden ünvan almışım: "sindirim yolu cerrahı" olmuşum.
Evet dostlarım işte böyle. Yıllar akıp giderken bir de etrafıma bakayım dedim. Bir iken dokuz olmuşuz: Ben, Ayseli, Füsun, Sadık, Töre, Zeynep, Nil, Merve, Murat.

Sevgili dostlarım,

Şu anda kanımın içinde dolaşıyorsunuz, oksijen gibisiniz, bana hayat veriyorsunuz. Varolun. Konuşmamı bitirirken izin verirseniz iki şükran borcumu eda edeyim. Birincisi sevgili eşim Ayseli Minkari'ye, gönlümün sultanına. Ömür boyu bana göstermiş olduğu engin sabrı, anlayışı, hoşgörüsü, sevgisi, şefkati, sedakati ve özellikle verdiği hayırlı evlatlarımız için, ona kalben teşekkür eder ve işte gördüğünüz gibi, böyle kucak dolusu sevgiyle öperim.
İkincisi Safiyettin Sakarya'ya
Ben askerliğimi Safo'yla beraber, 1956 yılında İstanbul Sarayburnu Asker Hastanesinde yaptım, ben tabib cerrah, o tabib iç hastalıkları uzmanı ve romatolog olarak. Ben kapısında senelerden beri kilit asılı olan bir ameliyathaneyi açtırdım, temizlettim ve hazırlattım..
Biz orada akciğer rezeksiyonları yaptık. O devir için bu önemli bir cerrahi atılımdı.
Ben ameliyatlarımı çarşamba günü öğlenden sonra yapardım. Bir askeri ambulans öğle vakti Cerrahpaşa Cerrahi Kliniğine gider anestezi ve asistan için arkadaşlarımı alıp getirirdi.
Ne büyük özveriydi bu. O arkadaşlarımı hep takdirle ve minnetle anarım.

Safo öğlen tatillerinde komşu sahada futbol oynardı. Takım kurmakta zorluk çekerdi. Üç beş kişi hastahane dışından, beş altı kişi hastahane İçinden bulur çift kale top koştururdu. Bazı günler oyuncu azsa beni hep karşı tarafın kalesine kordu. Sonra bütün ustalığıyla topu alır oyuncuları çalımlar karşıma gelir var kuvvetiyle şutunu atardı. Top kaleye doğru gelirken bağırırdı: Tutmaaaa. Ben de topu tutmazdım: GOOOL!
Bir gün sordum ona: Hem beni kaleye koyuyorsun, hem de top gelirken "tutma " diyorsun. Ne biçim iş bu?
- Bak dedi, sen top oynamasını da top tutmasını da bilmezsin. Benim gülle gibi gelen toplarımı tutmak istersen parmakların kırılır. Sonra ömür boyu ağlarsın: Bu parmağı Safo kırdı da onun için ameliyat yapamıyorum dersin .
Şükrolsun sayesinde parmaklarım kurtuldu, hala ameliyat yapabiliyorum.

Teşekkür eder hepinizi derin sevgiyle öperim.

Bu konuşma 16 Mart 1992'de yapıldı

ERKEN FiNAL
Bu konuşma 11 Mayıs 1992'de yapıldı.

Aziz dostlarım, Değerli meslektalarım,

Ulu Tanrı annemin iki duasını kabul etmedi, iyi ki etmemiş.
Annem benim dünyaya kız çocuk olarak gelmemi istemiş. Halbuki ben eve beşinci erkek çocuk olarak girmişim. Düşünün bir kere, bir evde beş erkek çocuk, bir de babam etti altı.

Annem beni beşinci erkek çocuk olarak senelerce kabullenememiş. Beni altı yaşıma kadar bir kız çocuk gibi büyütmüş. Bu yalanı saklamak onun için zor olmamış. Çünkü babam yargıçmış ve ortalama iki yılda bir yer değiştirmiş. Dolayısıyla komşular da değişirmiş. Ben erkek çocuk oluncaya kadar üç şehir değiştirmişiz: Bartın, Ordu ve Bolu. Babam Bolu Ağır Ceza Reisi'iken emekliliğini istemiş. Sonra Ayvalık Noteri olmuş, orada sekiz yıl çalışmış.

İşte ben Ayvalık'ta erkek çocuk olmuşum. Nasıl mı? Anlatayım: 1931 yılında ilkokula başladım, Cumhuriyet İlkokulu. Ozaman saçlarım uzundu, entari giyerdim, belimde lüle taşından yapılmış bir kemer taşırdım. Birgün iki ders arası avluda oynarken çişim geldi. Ben de öteki çocuklar gibi yaptım; duvarın dibine gittim ve ıslatmaya başladım. Birden çocuklar arkamda toplandar ve bağırmaya başladılar: "Oğlanmış, oğlanmış!" Evimiz okula yakındı. Koşarak eve döndüm ve ağladım, ağladım, ağladım. Anneme "ben kız değilmişim" dedim. Zavallı anneciğim, hiç direnmedi: "Demek bu kadarmış" dedi. Sonra kendi elleriyle saçlarımı kesti. Hatırlarım, onları yıllarca bir defterin sayfaları arasında sakladı.
Annem ertesi gün bana pantolon giydirdi, elimden tuttu beni sınıfıma kadar götürdü, öğretmenime teslim etti: " Adı Tarık, erkek çocuk,” dedi.

Annem bir de benim nikah memuru olmamı istemişti. Birgün ona nedenini sordum: "Temiz, kolay ve dertsiz bir iş evladım ", dedi. " İşini yaparken gönlün alınır. Karşında hep şık, temiz, güzel insanlar görürsün. Hepsinin yüzü güler. Merasim sevimlidir. Bittikten sonra tebrikler, tebrikler, öpüşürler öpüşürler. Herkes neş'eli ve mutludur. Eve aklın dinç, gönlün ferah dönersin. Üstelik dönerken elinde birkaç kutu şeker olur, oturur onları çocuklarınla yersin. "
Ben onun hevesini kırmak için: "iyi ama anne, benim bir arkadaşım var, onun babası her evlenme yıldönümünü, gidiyor nikah memurunu buluyor, onu dövüyor, dövüyor" derdim. Sinsi sinsi gülerek "Uydurma" derdi.

Bütün bu nasihat ve telkinlerden sonra ben ne yaptım?
Gittim dünyanın en büyük gayya kuyusuna düştüm. Hem doktor hem de cerrah oldum. Derdi sadece evimin içine değil, uykularımın içine bile taşıdım. Mutsuz mu oldum? Hayır. Kiminin derdini paylaşarak, kiminin derdini yok ederek multu oldum. Zordu ama başardım.

Biz evde beş erkek kardeştik. Benim doğum tarihim 1925. En büyük abiminki 1902. Yani benim abilerim dünyaya Balkan Savaşının, Birinci Dünya Savaşı'nın, Kurtuluş Savaşı'nın sıkıntıları içinde gelmişler, büyümüşler, okumuşlar.Küçükken abilerimden biri bana, "kurabiye çocuğu " derdi. Nedeni: Anneciğim üstü yüksük darbeleriyle süslenmiş, kurabiyeler yapardı. Her akşam benim yastığımın altına bir kurabiye kordu. Gece uyanınca ben onu yer tekrar uyurdum. Abim "sen, kurabiye ve şekerlemelerle büyüdün; biz pekmezi ve tahini bile zor bulurduk " derdi.
Doğru benim kuşağım, savaş görmedi ama onun sıkıntılarını yaşadı: ikinci Dünya Savaşı sırasında ekmek karneyle verilirdi. Günde bir küçük ekmek bir kişi için. Anneler çocukları iyi beslensin diye kendi ekmeklerinin büyük bir kısmını onlara verirlerdi. İşte bu yılların içinde ben liseyi bitirdim. Babam benim İktisat Fakültesine girmemi istedi. "Evladım, dedi, ben yaşlandım. Savaş yılları hain olur, ne getirir ne götürür belli olmaz. Bir an evvel meslek sahibi olduğunu görmek isterim".

Ben TIP Fakültesine girdim. Babam doktor olduğumu gördü, sevindi. Hatta asistanken ben babamın berberini ameliyat etmiştim. Ama bunu işler ters giderse üzülür korkusu içinde babama söylememiştim. Berber efendi iyileşip işinin başına döndükten sonra birgün babam tıraş olmak için dükkana girmiş. Yusuf efendi babamı heyecanla karşılamış, ona iltifat etmiş: " Allah razı olsun, oğlun bana sahip çıktı, beni hastaneye yatırdı, ameliyat etti, korudu, baktı" demiş.
Ertesi babam beni bir başka türlü kucaklayıp öpmüştü.

30 Haziran 1948'de TIP Fakültesini bitirdim.

Hem pratik hem sözlü sınavlarım çok iyi geçmişti, Pratik sınavımı Hazım Bumin Hoca yapmıştı: Pekiyi. Sözlü sınavımı Ord. Prof. Dr. Burhanettin Toker hoca yapmıştı: Pekiyi. Karneleri Bedii Gorbon, (o zaman başasistandı), dağıtmıştı. Bana karnemi verirken: “ Aferin sana, çok iyiydin. Ne olmak istiyorsun?" demişti. Ben de “Cerrah “ demiştim. "İyi olur, tam sırası, gir hocaya söyle." Bana cesaret vermişti.
Girdim Hocanın beni hatırlayacağını hatta seveceğini zannetmiştim. Ama öyle olmadı. Hoca soğuk bir ifadeyle sordu: "Ne istiyorsun?"
"Yanınızda çalışmak, cerrah olmak istiyorum"
"Sen henüz çok gençsin, birkaç yıl çalış da gel". Patlamış balona dönmüştüm. Sanki biraz evvel o parlak sınavı vermiş olan ben değildim.
Eve yürüyerek gittim. Ümidim kırılmıştı ama cesaretim yerindeydi. Kliniğe devam etmeye karar verdim. Böyle de yaptım. Günlerce kliniğe gittim geldim. Ama kimse benim ne maksatla gidip geldiğimi anlamadı.
Derdimi Siyami (Ersek) Abi'ye, (o zaman başasistandı), ve Şevket Tuncel'e, (o zaman kıdemli asistandı), anlattım. İkisi de "Devam et, hocanın gözüne gir" dediler. Devam ettim ama bir türlü hocanın gözüne batamadım. Derken Burhan hoca yurtdışına gitti. Prof. Fahri Arel, yerine vekalet etti.
Şansımı bir kez daha denemek istedim. Fahri Hocayı izledim keyifli bir gününde odasına girdim. " Asistan olmak istiyorum. İzin verirseniz notlarımı arz edeyim." Hoca kahvesini yudumluyordu, yüzüme baktı, gülümsedi gibi geldi bana. Notlarıma göz attıktan sonra benimle birkaç dakika konuştu. Sonra zile bastı, sekreter Esma hanımı çağırdı.
-"Boş kadromuz var ml?"
-"Evet bir kadro var "
-"Doktor beyin atamasını yazın, imzaya getirin". Sanki rüyadaydım, uçuyordum.
Biraz sonra Esma hanım yazıyı getirdi ve hoca imzaladı.
Sevinçle hocanın elini öpmek istedim, reddetti. "Hayırlı olsun" dedi.

19 Ekim 1948'de Cerrahpaşa'da Cerrahi Asistanı oldum. Burhan hoca yurt dışından döndükten sonra bunu öğrendi, çok kızdı ama üstelemedi. 39 ay 11 gün “fahri asistanlık” yaptım. Ne demek fahri asistanlık, bilir misiniz? Süreniz uzmanlık için geçerlidir, asli asistanlar gibi sorumluklarınız vardır. Serviste çalışırsınız, ameliyat yaparsınız, nöbet tutarsınız ama para almazsınız.

31 Mart 1952'de "asli" asistan kadrosuna atandım ve ilk maaşlml aldım: 126 TL. O tarihte kliniğin adı I. Cerrahi Kliniği idi. Şef Ord. Prof. Dr. Burhaneddin Toker idi. Toker hoca 1951' de vefat etti. Klinik hiç bir ciddi neden yokken, aynı çatı altında ikiye ayrıldı: I. Cerrahi denen bölüme, o zaman Rektör olan Kazım İsmail Gürkan atandı, öteki bölüme II. Cerrahi adı verildi ve onun da şefliğine Ord. Prof. Dr. Fahri Arel atandı. Ben Arel hocayla çalışacakların arasına isteğimle katıldım. Bu grupta Arel hocadan başka iki öğretim üyesi (Prof. Dr. Derviş Manizade ve Doç. Dr. Nihad Dorken) ve bir başasistan (Dr. Adnan Salepçioğlu) vardı. Klinik 96 yataktı.

Ben 21 Nisan 1952 tarihinde “Uzman” oldum ve o zamanki deyimle "Başasistan” olarak çalışmaya başladım. Aynı çatı altında aynı işi yapan iki klinik olduğundan acil nöbetler paylaşıldı: Bir ay Birinci, öteki ay İkinci Cerrahi Kliniği acil hastaları kabul etti.

1953'te Adnan Salepçioğlu İngiltere'ye gitti. Ben tam bir yıl tek uzman asistan olarak çalıştım. Geceleri gündüz gibi çalışır ve sonra sabah 7.30'da ameliyathanede, günlük çalışmalar için, hazır olurduk. Cumartesi günleri iş günüydü, saat 13'e kadar çalışırdık. Sonra hafta sonu nöbeti başlardı: Saat 13'ten pazartesi 08'e kadar durmaksızın. Nöbet sonrası izin ve prim yoktu. Arkadaşlarımla beraber ahenk içinde bıkmadan, yılmadan, azimle ve hırsla çalıştık. Kimsenin şikayet ettiğini hatırlamıyorum. Kliniği ve arkadaşlarımı çok sevmiştim, onların da beni sevdiklerine inanmıştım. Nöbetçi olmadığım günler bile klinikte yatardım. Bu bana gece getirilmiş ilgi çekici vakaları da görmeme imkan verirdi. Velhasılıkelam, çok güzel ve çok verimli günler geçirdik.

1954 yılında doçentlik çalışmalarına başladım. Tezimin konusu "Bronş güdüğünde Nedbelenme" idi. Bunun için köpeklerde çok sayıda sol pnonomektomi yaptım. Sonra köpekleri belirli günlerde sırayla feda edip bronş güdüğündeki nedbeleşme işini histopatolojikman mukayeseli olarak tetkik ettirdik. Bu çalışmamda bana yardım etmiş olan dostlarımı ve bilhassa Prof. Dr. Bedrettin Pars beyefendiyi minnetle anarım. Bu arada şunu hatırlamama izin verir misiniz? O tarihte deneysel çalışma laboratuvarımız yoktu. Biz bu işi öğlenden sonra alçı odasında yapardık. Köpekleri hastanenin arka bahçesinde kurmuş olduğumuz uyduruk bir kafesin iyinde biz besler, biz izlerdik. Köpeklerin bulunması da, bakımı da zor işti; ama başardık. Gün geldi, doçentlik jürim belli oldu: Kazım İsmail Gürkan, Fahri Arel, Akif Şakir Şakar, Kamil Sokullu, Şerif Çanga.

Jürinin toplanmasına birkaç hafta varken, birgün ameliyathanenin koridorunda Kazım hocayla karşılaştım. Yanında çok sayıda asistan vardı. Birden durdu eliyle beni göstererek "Seninle konuşacağım odama git, beni bekle" dedi. Doğrusu ürktüm ve şaşırdım. Kuşku içinde "hayırdlr inşallah" dedim. Gittim, kapısının önünde uzun süre bekledim. Neden sonra Hoca yanındakilerle beraber döndü. Kapı önünde onlara eliyle işaret etti: "siz gidin", sonra bana döndü "sen içeri" dedi. Hoca masasının arkasına geçti, ayakta durdu. Ben de masanın önünde ayakta durmaktaydım. Göz göze geldik. Birden elini şiddetle masanın üstüne vurdu: “Ben burda oldukça sen doçent olamazsın. İstanbul hariç hangi şehirde istersen, söyle hemen tayinini yaptırayım. Sağlık Bakanı arkadaşımdır". Birden yıkıldım, çöktüm. Bu gazabın nedenini bilemediğim için ne yapacağımı da bilemedim. Kafamın içinde kocaman bir soru belirdi: “Ne halt etmiştim acaba?" Kazım Bey Rektördü, ayrıca kocaman bir cerrahi kliniğinin şefiydi. Benim gözümde tam bir "dev”di. Bense sıradan pısırık bir asistandım. Aramızda çok büyük bir seviye farkı vardı, istesem de onun ayağına basamazdım. Ayrı yerlerde, ayrı disiplin içinde çalışıyorduk. Yollarımız bile kesişmiyordu. Asla saygısızlık yapmamıştım, aleyhinde konuşmamıştım. Peki, bu kinin, bu hiddetin sebebi neydi? Ben aptal aptal onun suratına bakarken, birden bağırdı: "Söyle hangj hastahaneye gitmek istiyorsun?" Mırıldanır gibi “izin verirseniz Hocamla konuşayım" diyebildim. Sürünür gjbi odadan çıktım. Koridorları beyinsiz bir mahluk gibi geçtim. Büyük tereddüt ve sıkıntı içinde Fahri hocanın odasına girdim. Hoca suratımın ifadesinden başımın belada olduğunu anlamlş olmalı ki; "Hayrola, ne oldu?" dedi. Ben de olup bitenleri anlattım. Bir an göz göze geldik. İçim cız etti: Ya Hoca Kazım beyin tarafını tutarsa? .. Hoca tebessüm etti, içim ferahladı. Sonra şunları söyledi: "Testini doldurmak istiyorsan çeşmenin başından ayrılma.”

Birkaç hafta sonra jüri toplandı, tezim oy birliğiyle kabul edildi. Buna en çok ben şaştım!

Ertesi gün Arel hoca tezimin çok beğenildiğini söyledi ve ekledi: " Bu engeli kolay aştın, sıra ötekilerde. Hayırlı olsun!" Sınav günü geldi. Sıra kollekyumda. Konu bronşektazi. Salonda jüri üyeleri dışında yirmi kadar meslektaş vardı. Sınavın bittiğine karar verildiği an, beklenmedik bir olay oldu: Akif Şakir Şakar hoca, beni coşkuyla alkışladı ve "bravo" dedi. Kazım hoca bu işe çok kızdı ve jürinin en yaşlı hocasını önümüzde azarladı: "Hoca! jüri üyesi hissiyatını belli etmez" dedi.

Sıra ameliyata geldi. Bir "ştrumektomi" yapmamı istediler. Sevindim. Ama ameliyathaneye girince çarpıldım: Kadının boynundaki guatr değil sanki karpuzdu.
O tarihte anestezi uzmanı yoktu. Anesteziye heves etmiş cerrah ya da cerrrahi asistanı vardı. Hastayı onlar uyuturlardı. Sayıları azdı: Bizim tarafta Sadi Sun, öteki tarafta Semih Ulben bu işi yapardı. Hemen Semih'i buldurdum: "Bak dedim sen bu hastayı kazasız belasız entübe edebilirsen, ben bu işin sonunu getirebilirim" . Semih "evvel allah" dedi, tam hastaya yaklaştı Kazım bey içeri girdi ve bana "Lokal anesteziyle yapacaksın"dedi. Hani derler ya "bir kazan sıcak su başımdan aşağı döküldü"işte aynen öyle oldu.
Lokal anesteziyi yaparken aklıma bir kurnazlık geldi: Bu hastaları ameliyatın seyri esnasında en çok sıkan şey solunum güçlüğüdür: Suratları kalın kompresle örtülü olduğu için taze hava alamazlar. Kompres altında toplanan sıcak hava hastayı bunaltır. Haklı olarak ahlar oflar hava isterler. Bu uzun süren bir ameliyatta hem hastayı hem cerrahı sinirlendirir.
Bu sahnenin doğmasını önleyebilmek için hastanın burun deliğinin içine ince bir sonda koydum ve onu tespit ettim. Sonra onun öteki ucunu bir oksijen bombasına bağlattım. Ayrıca hastayı bir "Iargaktil" bir de "dolantin" yaptırdım. Ameliyata başladık: Kesi, diseksiyon, liberasyon hemostaz super. Hasta çok sakin, sanki uyuyor: çıt yok! Koca koca lobları serbestleştirdik, onları yuvarlarından çıkardık, elimizin altına aldık, kestik çıkardık. Herşey rüya gibi.
Kazım bey durmadan soru soruyor. Hem ona cevap yetiştiriyorum hem de çalışıyorum.
Bir ara Prof. Dr. Kamil Sokullu hocanın Fahri beyin kulağına birşeyler fısıIdadığını duydum: "Hoca namzetin çok iyi, tebrik ederim"gibi... Hemen arkadan bir ses gürledi: "Kamil bey odaya geçelim".

Sonra içerden bir haber geldi: "Ameliyat yeterli. Dersin konusunu sekmek için seni istiyorlar" . İçeri girdim, kura çektim. Dersin konusu: Appandisitis. İki gün sonra dershaneye girdiğim zaman bir şey dikkatimi çekti: Cübbe giymiş dört hoca vardı, jürinin beşinci üyesi Prof. Şerif Çanga yoktu.
Başlamam işaret edildi, ben de başladım. Söylendiğine göre güzel bir ders vermişim.
Jüri Kazım hocanın odasında toplandı. Ben kapının önündeyim. Toplantı çok uzun sürdü, ya da bana öyle geldi. Bir ara kapı açıldı beni içeriye aldılar.
Kazım hoca ayakta, muzaffer bir kumandan edasıyla, sonucu bana tebliğ etti: "Jüri dersinizi yeterli bulmadı. "

Hiçbir şey sormadım, söylemedim; teşekkür edip dışarı çıktım.

Dışarıda arkadaşlarım karara isyan ettiler, protesto ettiler. Onları ben sakinleştirdim. Hukukçu dostlarım akıl verdiler: "Dört kişilik jüri olmaz, sınavın bu safhası geçersizdir, dava et kazanırsın", dediler, itiraz etmedim, dava etmedim. Birkaç hafta sonra bir gün Arel hoca 'ya, keyfinin yerinde olduğu bir saatte, sordum: "Jüri üyeleri dersi neden beğenmemişler öğrenebilir miyim?" Hoca ters ters yüzüme baktı: "Kazım bey senin kelleni istedi" dedi. "Öteki üyeleri zorladı, onlar da katılınca sonuç üçe bir oldu". Sonra kolumu tuttu beni kendine doğru çekti ve kulağıma fısıldar gibi: "Gücüm seni kurtarmaya yetmedi" dedi.

Aradan aylar geçti. Birgün Akif Şakir Şakar hocayı ziyaret ettim. Beni çok iyi karşıIadı. Şundan bundan konuştuktan sonra "Hayatta iki şeye çok üzüldüm. Biri Siyami'ye (Siyami Ersek'e), öteki sana istemeye istemeye menfi oy verdim" dedi ve ekledi: " Merak etme seneye senin yanında olacağım". Öpüştük ayrıIdık. Kadere bakın hoca o sene vefat etti.

Bir süre sonra yolum Ankara 'ya düştü. Kamil Sokullu hocayı ziyaret ettim. Beni çok iyi karşıladı ve iltifat etti. Laf arasında "Sana menfi oy verdiğim için üzgünüm ama Kazım hoca çok bastırdı" dedi ve sonra ekledi "Seneye inşallah senin yanında olurum “. Kaderin cilvesine bakın, o da o sene vefat etti. Ben kaldım mı kolsuz kanatsız?

Bu arada askıya alınmış bir sorun vardı: Askerlik. Onu aradan çıkarmaya karar verdim. Ankara'da okul devresini bitirdikten sonra, İstanbul Sarayburnu Asker Hastahanesine atandım. Bu hastahane akciğer hastası arkerlerle doluydu. İçlerinden ameliyata hak kazanmış olanlar vardı ama ameliyathane kapalıydı. Ameliyathaneyi açtırdım ve çalışır hale getirdim. Bu ameliyathanede 40 lobektomi ve 7 pulmoner dekortikasyon ameliyatını başarıyla yapmak fırsatını buldum.
O zaman için bu çok iyi bir cerrahi hamleydi. Şimdi siz diyeceksiniz ki, yalnız çalışan bir cerrah nasıl göğüs açar, nasıl lob çıkarır?
Evet, ben Sarayburnu Asker hastanesinde yalnızdım; ama Cerrahpaşa’da hayır!.. Orada dostlarım vardı, vefakar ve fedakar dostlarım. Genellikle çarşamba günleri öğlenden sonra Cerrahpaşaya bir askeri araç gönderir onları aldırırdım. Sonra ameliyathanede ibadet eder gibi çalışırdık. O asil dostlarımın maddi ve manevi desteklerini hiçbir zaman unutmadım. Bu vesileyle onları heyecanla ve saygıyla anar, derin sevgiyle kucaklarım.

Takvim yaprakları düşüp giderken gün geldi yeni jürim ilan edildi: Heyhat! Beni koruyacak tek isim, hocam, jüride yok; ama Kazım İsmail var. Doğrusu canım çok sıkıldı. Jürimin öteki üyeleri Ord. Prof. Dr.Kemal Atay, Prof. Halit Ziya Konuarlp, Prof. Dr. Muhittin Dilemre ve Prof. Dr. Şerif Çanga idi.
Bu defa dersimin konusu Akciğer Hidatik Kisti, ders yeri Çapa Anfisiydi.Cübbelerini giymiş jüri üyeleri bu kez eksiksiz, tam kadro, karşımdaydılar.
Derse başladım ve bitirdim. Jüri toplandı. İki üç dakika sonra beni salona aldılar. Kemal Atay hoca, o muhteşem insan, ayaktaydı: "Tebrik ederim, hayırlı olsun " dedi.

Dünyalar benim olmuştu. Elini öptüm teşekkür ettim.

Jürinin öteki üyelerini de teker teker selamladım, teşekkür ettim ve dışarı çıktım. Bana göre olmayacak şey olmuştu. Hemen Arel hocamın yanına koştum elini öptüm, hayır duasını aldım. Sırtımı okşadı " Aferin, zoru başardın" dedi.

6 Kasım 1957'de doçent oldum.

Demiştim ki, biz savaşa girmedik ama onun sıkıntılarını yaşadık. Benim asistanlığım devrinde yalnız hocalarımız yeni eldivenleri, bizlerse yamalı eldivenleri giyerdik. Düğüm atarken ipin ucu takılmasm diye yamaları iç tarafa kaydırırdık. Eldiven delinince değil, yırtılınca çöpe atardık. Ameliyathanede kullanılmış olan gazbezleri toplanır yıkanır yeniden steril edilir ve sonra onlar, poliklinikte tekrar kullanılırdı. Serumları biz yapardık. Glikoze izotonik ya da hipertonik, tuzlu fizyolojik serumları biz hazırlar biz şişelerdik. Tuzlu serumları damar yolu ile verirken hastaların sıtma krizi tutmuş gibi zangır zangır nasıl titrediklerini hala hatırlarım. Bu korkunç reaksiyonu önleyebilmek için serumu genellikle cilt altına verirdik. Kaliteli dikiş malzemesi sıkıntısı çok büyüktü. İplik seçmek hakkımız yoktu, ne bulursak onu kullanırdık. Anımsıyorum o yıllarda Balıkçılar Kooperatifi Japonya'dan balık ağı örmek için sentetik malzeme getirtmişti. Biz kooperatiften değişik incelikte ağ iplikleri aldık, onları steril ettikten sonra kullandık; damarlar bağladık, yaralar diktik.

Şimdi hemen gözlerimin önüne yeni kuşak asistanlar geliyor: Sıradan bir yarayı dikmek için süperlüks ithal atravmatik dikiş malzemesini hem de cömertçe kullanıyorlar. Helal olsun, Allah eksikliğini göstermesin! Abim bana kurabiye çocuğu derdi, şimdi ben onlara ne desem acaba? Bilmem ki...

Evet, malzeme yetersizdi ama cerrahi muhteşemdi. Entratrakeal anestezi başlamıştı. Kan bankası kurulmuştu. Röplasman ve reanimasyonun ne demek olduğunu öğrenmiştik. Cerrahi, teknik yönden şaha kalkmıştı, büyük atılımlar yapılıyordu. Ve ben de tam bu sırada atın kuyruğuna yapışmıştım. Arel Hoca Göğüs Cerrahisi servisini kurmuştu. Bin kere söylerim: Hoca harikulade bir insandı. Avrupa'da eğitim görmüştü, ama dönünce şarklılaşmamıştı. Hayat boyu bizi korudu ve destekledi; asIa kösteklemedi.

Ben daha başasistanken total gastrektomi , özofajektomi, lobektomi, pnomonektomi, dekortikasyon pulmoner, hepatektomi ve duodenopankreatektomi gibi ameliyatları başarıyla yapmak fırsatını buldum. Bu söylediklerim, o devir için, cidden büyük işlerdi.

1954'te bir duodenopankreatektomi ameliyatı yapmıştım. Montaj şeklini biz uydurmuştuk, orijinaldi. Bu memleketimizde yapılmış ilk duodenopankreatetomi ameliyatı değildi, ama ameliyattan sonra uzun süre kazasız belasız yaşamış olan ilk vakaydı.

Ben birkaç hafta sonra, bir yıl için, Paris'te bir hastaneye gittim. Hocam Fahri Arel bu vakayı benim adıma İstanbul Türk Tıp Cemiyetinde tebliğ etti. Düşünebiliyormusunuz? Ben sıradan bir asistanken o bir dev hocayken, benim adıma dernekte tebliğ yaptı, beni yüceltti. Ben bu muhteşem asaletin, himayenin ve tevazuun ömür boyu esiri oldum. Hocama gönülden bağlandım, onunla iftihar ettim, onunla gurur duydum. Ona köle oldum.

Doçent olduktan sonra bir gün Hoca bana "Sen toraks cerrahisi yap" dedi. "Emredersiniz" dedim. İki yıl kadar göğüs cerrahisi servisinde çalıştım. Ama olmadı. Servis şefimi hiçbir zaman memnun edemedim, ya da yaptığım işten ben hiçbir zaman memnun kalmadım. Bir gün Hoca'ya “Kusura bakmayın, ben bazı nedenlerden ötürü göğüs cerrahisinde çalışmaya devam edemeyeceğim. İzin verirseniz ben Genel Cerrahi 'ye dönmek istiyorum" dedim, kabul etti. Şimdi gördüğünüz gibi o kuşağın mültidisipliner cerrahi eğitimi almış temsilcilerinden biri olarak, hamdolsun, hala aranızdayım.

1960'ta 27 Mayıs Devrimi, daha doğrusu askeri hükümet darbesi oldu. Yer yerinden oynadı.Bir sabah 114 ve 115 numaralı kanun maddeleriyle darbe üniversitenin içine girdi.
114 numaralı kanun, yapanlar için de, yaptıranlar için de tam manasıyla bir yüzkarası oldu; tıpklı1402 numaralı kanun gibi...
114 ne getirdi ne götürdü?
114 le bir sabah 147 öğretim üyesi ve yardımcısı, neden gösterilmeden üniversiteden çıkarıldı. Onlardan boşalmış yerleri içerde kalmış olanlar işgal ettiler. 147 ler bu haksız davranışa karşı direndiler. Kısa süre içinde basın ve kamoyunu yanlarına aldılar haksızlık bir süre sonra yeni bir kanun maddesiyle düzeltildi. 147'ler üniversiteye döndüler. Döndüler, döndüler ama koltukları işgal edilmiş olduğundan oturacak yer bulamadılar, hatta bazıları eski odalarına bile giremediler! Bu kaosa bir çare arandı ve bulundu: ikiye bölünmüş olan bizim Cerrahpaşa Cerrahi Kliniği tekrar birleştirildi, yani yaratılmış olan I. ve II. Cerrahi kürsüleri lağvedildi, yerlerine tek kürsü kuruldu. Profesörler kurulu bu kürsüye yeni bir şef seçti: Fahri Arel. Şaşırdınız mı? Kadere bakın! Arel hoca 1950'de hak ettiği yeri 1962'de kazandı. Kendisi laf açıldığında bu iş için "Takdir-i ilahi" derdi.

Yeni bir klinik şefinin seçilmiş olması, ortaya çıkmış olan aşırı endişe, çekişme ve huzursuzluğu yok etmeye yetmedi. Sulh için bir çare arandı ve bulundu: Klinik altı seksiyona bölündü. Her bir seksiyon bir krallık oldu, her bir kral kendisini bölgesinin mutlak hakimi ilan etti. Klinik şefinin eski hakları yok edildi, sadece ünü kaldı.
Koca şef, kendi seksiyonu dışında bir seksiyona giremez, orada bir hastayı göremez oldu. Kısaca imparatorluk çöktü, mirası krallar taksim ettiler. Sonuç: Bir büyük cerrahi piramid yıkıldı, yerine altı küçük cerrahi piramid kuruldu. Çalışma sistemi ve sorumluluk zinciri imparatorluk devrindeki gibi kaldı.

Her ne hal ise, bu sistem YÖK kanununun kabul edildiği güne kadar sürdü gitti. Sonra ne oldu?
Bu defa seksiyonlar kalktı, yerine Anabilim Dalı ve Bilim Dalı sistemi geldi. Bu da, özellikle bizim klinikte, yeni bir sistemin doğmasına neden oldu. "Ferdi Sistem", ferdiyetçilik.
Cerrahi piramidler çöktü, merkezi sorumluluk ve kontrol yok oldu. Her öğretim üyesi bir "mikrokosmos" kurdu. Mikrokosmosun içinde çalışan, zamanla komşuluk ilişkilerini bile gereksiz buldu. Sonuç: Kosmos "Kozaya" döndü. Koza içinde kendin ör, kendin yarat ya da kendin yok et!

Gelelim 115'e, ne getirdi ne götürdü? 115 numaralı kanun üç şartı yerine getirmek kaydıyla, doçente kadrosuz "Üniversite Profesörü" olabilmenin yolunu açtı. Doçent olarak beş yıl çalışmış olmak, ikinci yabancı dil sınavında başarılı olmak . Orijinal bir "Profesörlük Takdim Tezi" sunmak. Bu şartları yerine getirmiş olanlar ünvan için doğrudan müracaat etmek hakkını elde ettiler. Eskiden profesör olabilmek için evvela bir kadronun açılması, sonra hocanın, doçentinin profesör olmasını istemesi lazımdı.
Ben şahit oldum: Bir hoca yanındaki yıllanmış doçenti profesör yapmamak için, elindeki kadroyu bir başka kürsünün emrine verdi.
Bir ordinaryüs profesör yıllanmış doçentine "Aramızda daima bir basamak boş kalacaktır" dedi. Bu şu demekti: Ben ordinaryüs profesörüm, sen doçentsin, aramızda bir basamak boş kalacak, yani ben sağ o]dukça asIa sen profesör olamazsın!
Bu kıymetli doçentlerin arasında onbeş yıldan beri ünvan bekleyenler vardı. Hazım Bumin hoca bu kısıtlamayı ve küçümsemeyi protesto etmek için 1951’de istifa etti ve Şişli Etfal Hastesine gitti. Bizim kuşak bu kanundan yararlandı.

Ben 1963 sonunda ikinci lisan imtihanımı verdim ve profesörlük tezimi sundum. Adım gündemde üç ay asılı kaldıktan sonra Nisan 1964’te ünvan aldım.

. 115 "Ordinaryüs" ünvanını kaldırdı.
. 115 yetmiş yaş emeklilik sınırını da kaldırdı.
Bu kanunla emeklilik işlemi Senatonun takdirine bırakıldı.
Senato Arel Hocayı, Hocamı, Temmuz 1972’de emekliye sevketti. Nedeni: Kalp yetmezliği.
Hoca bu kararı haksız buldu, kırıldı ve protesto etti. Senatonun elinde hocanın sağlık durumunun kötü olduğunu fiziksel ruhsal ya da mantal yönden malül olduğunu gösteren bir Sağlık Kurulu raporu yoktu. Karar keyfiydi. Aslında Hoca bizim de gördüğümüz gibi dipdiriydi, ama Senato takdir hakkını kullanmıştı. Hoca bu hadise için bir gün bana aynen şöyle dedi: "ilkini askerler yapmıştı, ya bunu? Beni içerden meslektaşlarım hançerledi". Emekli olduktan sonra Hocayı evinde sık sık ziyaret ettim. Hep anlatmaya çalıştım ki, bu bir idari karardır, klinikte çalışan meslektaşlarımın bu işte parmağı yoktur. Onlara gücenmemek gerekir. Sonunda Hoca kliniğe ve benim organize edeceğim bir jübileye gelmeyi kabul etti.
Veda konuşmasına Hocanın doktor olan ya da olmayan bütün dostlarını özenle davet ettik.
O gün Hocayı ve sayın eşini evlerinden ben aldım, onları Cerrahpaşa Toker anfisine ben getirdim. Salon doluydu. Misafirler Hocayı ayakta coşkuyla alkışladılar. Merasim cidden güzel oldu. Kendisi ve dostları törenden çok etkilendiler.
Ben o gün Hocamın dünyaya yeniden geldiğini hissettim.
Hepimiz onun muhteşem mutluluğunu kalben paylaştık ve huzura kavuştuk.

. 115 numaralı kanun, asistana kadrosunda "demir atma" hakkını verdi: Bir asistan uzmanlık sınavını verdikten sonra, istemezse, onu kimse görevden alamazdı, atamazdı. Şayet zorla kadrosuz bırakılırsa, o zaman kişi "memur kadrosunda" olduğunu iddia ederek Danıştay'a gider ve ergeç işinin başına dönerdi. Bu uygulama sonucu hemen her asistan uzman olduğu klinikte kaldı. Sonuç: pasta büyümedi, dilimler çok küçüldü.

Şimdi tarih Temmuz 1979.

İşgüzar bir Sağlık Bakanı kaşla göz arasında, ipe sapa gelmez bir kanun çıkarttı: Tam gün yasası. Bu yasaya göre hastahanelerde çalışan doktorlar "tam gün" çaIışırlar, dışarda hasta bakamazlar, ameliyat yapamazlar.
Ben bu kanunun getirdiği kısıtlamayı kabul etmediğim için hemen istifa ettim.
Bir süre sonra uygulamadaki aksaklıklar yüzünden kanun maddesi değiştirildi; hastahanede tam gün yanında yarım gün çalışma kabul edildi. Ayrıca yarım gün çalışanlara dışarda hasta bakma ve ameliyat yapma hakkı tanındı.
Ben,bazı arkadaşlarım gibi, kısıtlamayı protesto etmek için istafa etmiştim. Sonra neden kalkınca, Üniversiteye dönmek istedim ve 22 Ekim 1979'da İstanbul Üniversitesi Rektörlüğüne bir istida verdim. İstidama 24 Ekim 1979'da cevap geldi: " Emekliye ayrılmanız hakkındaki mucibin iptali Milli Eğitjm Bakanlığının 24 Ekim 1979 tarihli onam'ı ile uygun görülmüştür". Ancak bu karar bana 3 Aralık 1979'da tebliğ edildi, yani yaklaşık kırk gün sonra.
Kimin neyi nasıl karıştırdığını öğrenince şaştım kaldım.

Takvim 12 Eylül1980.

Bu defa askeri idare Üniversiteye doğrudan girmedi, ama YÖK'ü soktu. Zorlama ve kısıtlamalarla dolu bir sistemi başımıza sardı:
. Uzman olan aynı gün yardımcı doçent oldu.
. Memleket düzeyinde eğitimde eşitlik sloganıyla bir rotasyon sistemi çıkarıldı. Başlangıçta kesin iki yıl uygulanacak dendi, senesi dolmadan bazı yerlede 35 güne indi.
. Profesör olmak için başka bir üniveristenin kadrosunda görev yapmak gerekir dediler; kimi doçent buna uydu, kimi istifa etti, kimi başka üniversitenin kadrosunda göründü ama kendi fakültesinde, eski yerinde, çalıştı, gününü doldurdu ve profesör oldu.
. Derken bir gün bir kanun maddesi çıkarıldı, yüzlerce doçent kendi fakültesinde kendi kadrosunda profesör oldular. Hemen arkasından başka bir madde çıkarıldı: Bu defa kimseyi profesör yapmamak için kapılar tel orgülerle örüldü ve yüksek voltaj cerayan verildi; namzeti kahrından geberttiler.
. Aynı kuşak içinde bu kadar farklı uygulama neden?
Ayrıcalık, haksız hak kazanma, haksız hak kaybetme? Neden bu derece büyük kin, nefret, haksızlık, kıskançlık yaratıldı? Bilemiyorum.
YÖK şu anda on yılını doldurdu. Bu süre içinde on kez değiştirildi. Delik deşik oldu. Gerekçesini kaybetti, saygınlığını yitirdi. Şimdi gündemde yeni bir kanun, yeni bir teklif, yeni bir tadilat. İnşallah bu defaki güvenli, kalıcı ve verimli olur.

Evet gelelim günümüze. Bu sistemle bu yönetim şekliyle nereye geldik?

Bugün Genel Cerrahi Anabilim Dalında toplam 260 kadar yatak var. Her hocaya ortalama 8 yatak düşmektedir.
Herbir öğretim üyesinin ameliyathanede çalışma gücü, yılda ortalama, on günde bir “masa” ile sınırlıdır. Kış aylarında ayda 3, yaz aylarında 1. Her bir öğretim üyesi yaklaşık yüzde otuz işgücüyle çalışabilmektedir .
Peki artan ya da kaybolan işgücü?
Herne ise, gelelim gene kendi konumuza:

44 yıl içinde yapabildiklerimi bir kitap içinde topladım ve onu sizlere takdim ettim. Orada, görüldüğü gibi, 10 kitabın, 20 cerrahi modifikasyon ve prosedenin, değişik konularda 250'den fazla makale ve konferansın dökümü vardır. Bunlara değinmeyeceğim: Hem vakit ilerledi, hem de bunları beraber yaptık; omuz omuza, hepsini biliyorsunuz.
Kitaplarım ve cerrahi çalışmalarımın doğmasında emeği geçmiş olan tüm meslektaşlarıma ve özellikle, isimsiz kahramanlarımız, ameliyathane ekibine candan teşekkür ederim.

Sevgili dostlarım, değerli meslektaşlarim: Ben mutlu bir cerrahım.
Mutluyum, çünkü sizler gibi dostlarım var. Mutluyum, çünkü cerrahiye tam zamanında girdim.
Elle sıcak, nemli, kaygan dokuları okşamaya, teknolojinin getirdiği üstün bilgiyi onların üstünde uygulamaya fırsat buldum.
Mutluyum, çünkü teknolojinin, eli, sıcak ve yumuşak dokulardan ittiği çağda ben hala işimi yapabiliyorum. Bu rekabetimiz uzun sürmeyecek. O tırmanırken ben de son dekadın son yıllarına girmiş olacağım.
Bir karikatür hatırlıyorum: çocuk, sakallı dedesinin kucağına oturmuş soruyor: "Dede sen Nautilus'u duydun mu?”
“Nautilus, atom denizaltısı, o yıllarda kuzey kutbundaki buzulların altından, ikmal yapmadan geçmişti.” Anılarının esiri dede yanıtlıyor: "Nautilus da birşey mi torun, bizim zamanımızda bir Şanlı Hamidiye vardı..." Galiba ben de yeni kuuşağa şöyle diyeceğim: Bizim zamanımızda el hüneri bir cerrahi teknik vardı, deme gitsin...

Sabrınız için bin teşekkür. Beni ihya ettiniz, beni gururlandırdınız.
Hepinizi seviyorum, hepinizi gönül dolusu sevgiyle kucaklıyorum.
Varolun, sağolun benim can dostlarım.

Bu konuşma 11 Mayıs 1992'de yapıldı.

FiNAL
Bu konuşma 25 Eylül 1992'de yapıldı.

Sevgili dostlarım. Değerli meslektaşlarım.
Evvela bugünü yaşadığım için ULU TANRI'ya şükrederim.
Sonra sizleri tek tek kucaklar gönül dolusu sevgiyle öper, teşekkür ederim. Çok mültefitsiniz, çok alicenapsınız. Beni çok etkilediniz, çok duygulandırdınız, gururlandırdınız, yücelttiniz. Sağolun, varolun.

Aziz dostlarım,

Bugün gördüklerimi ve duyduklarımı belleğimin en muteber, en sağlam en güzel köşesinde saklayacağım. Onlar benim bundan sonraki yaşantımın hayat iksiri, olacaktır.

Değerli dostlarım,

Şimdi içimdeki "m a s u m Tarık, h o y r a t Tarık'a diyor ki, "Sen bu zarif, bu vefakar, bu muhteşem topluluğu bir daha bulamazsın". H o y r a t d a diyor ki: "Bulursun, bulursun ama ancak cami avlusunda bulursun." Belki doğru, ama o zaman ben konuşamam ki... iyisi mi, törenin çok uzamış olmasma rağmen, lütfedip bana da biraz zaman verin.

Canım, size bir " p o t p u r i" yapmak isti yor. Mizahi potpuri olur mu? İzin verin deneyeyim, belki olur.. Sizlere hayatımın güzel anılarından bir demet sunmaya çalışacağım, başarırsam ne mutlu bana. Efendim, bendeniz isteyerek doktor oldum. Babam ekonomist olmamı, annem nikah memuru olmamı istemişti.
Ben doktor oldum.
Ama annem benim doktor olduğuma, daha doğrusu doktorluk yapabildiğime inanmadı. Bir akşam evimizde yemek yiyorduk. Kapı çaldı. Gitti açtı biriyle uzun uzun konuştu, döndü geldi, oturdu.
"Kimmiş?"
"Komşu, seni sordu, doktor bey evde mi dedi?"
"Ne dedin "
"Yok dedim."
"Neden?"
"Evladım şimdi gider yalan yanlış bir ilaç verirsin, adam ölürse ben bu mahallede oturamam " demişti.

Annem bana, ben profesör olduktan sonra muayene oldu. Dizi şişmişti: "şuna bir bakalım " dedi. Yatırdım, dizini muayene ettim:
" Artroz" dedim. "Yaşlılarda" olur.
"Bitti mi?" diye sordu
"Evet bitti."
Kalktı cebime para koydu: "Bir dahaki sefere daha iyi muayene edersin." "Beğenmedim mi?" diye sordum.
"Beğenmedim: Karnıma bakmadm, göğsümü , kalbini dinlemedin, tansiyonumu ölçmedin. " Utandım.
Şimdi biri gelip de "Tırnağım batıyor" dese, "Soyun" diyorum.

Tıp Fakültesine 1942 yılında girdim.
İkinci Dünya Savaşı'nın en kızgın devriydi. Biz harbe girmemiştik ama onun çok sıkıntısını çekmiştik.
Ekmek karneyle verilirdi. Yumruk kadar ekmeği alabilmek için fırının önünde kuyruk yapardık. Yıllarca kıtlık içinde yaşadık. Karartma vardı, pencere camları koyu perdelerle örtülürdü, her odada ışık yakamazdık.
Alman orduları, İpsala ve Edirne'ye kadar gelmişti. Panik başlamıştı. İstanbul'dan binlerce aile Adapazarı'na, ya da daha öteye göç etmişti. Babam "Ben çok harp gördüm, muhaceret sefalettir, biz evimizi terk etmeyeceğiz" demişti; öyle yaptık.

Fakültedeki hocalarımı ve arkadaşlarımı çok sevmiştim.
Özellikle Prof. Koswig ile Prof. Schwartz'a hayran olmuştum. Bu hocalar, çok sayıda öteki Musevi hocalarla beraber, 1933'te, Nazi Almanyası'ndan Türkiye'ye gelmişlerdi. İkisi de Türkçe, güzel ders verirdi.
Koswig Gary Cooper'e benzerdi, iki elini kullanarak simetrik böcek resimleri çizerdi.

Schwartz daha babacandı, şaka yapmaktan hoşlanırdı. Birgün derse içinde limoni sıvı olan bir bardakla gelmişti. Diabet- şeker hastalığı- ile ilgili bir dersti: "Siz çok talihlisiniz. Babam doktordu. Onun devrinde idrarda şekerin olup olmadığını anlamak için, doktor parmağını sıvının içine sokar yalardı" demişti, sonra işaret parmağını, söylediği gibi sıvının içine sokmuş ve yalamıştı, çok iğrenmiştik.
Tam bu sırada bir arkadaşımızı yanına çağırdı ve: " Haydi, sen de böyle yap" demişti.
Talihsiz arkadaş yapamayacağını söylemiş fakat Hoca ısrar etmişti. O da zorla parmağını sıvının içine sokmuş, iğrene iğrene yalamıştı.

Hoca buna çok gülmüştü: "Ben işaret parmağımı soktum ama , orta parmağımı yaladım; arkadaşınız işaret parmağını soktu, aynı parmağını yaladı. Neyse ki sıvı beklediğiniz sıvı değildi" demişti. Buna hepimiz gülmüştük.

1948’de Cerrahi asistanı oldum.

Yerimi, işimi ve arkadaşlarımı çok sevdim. Gece ya da gündüz demeden görmeye, gördüğümü anlamaya ve öğrenmeye çalıştım.

Birgün bir Hoca'nın ameliyatına yardım ediyordum.Bir asistan arkadaşım, Kral Doktor adıyla maruf, ameliyatı hocanın omuzunun üstünden seyrediyordu.Ameliyat iyi gitmiyordu. Hoca huzursuzdu. Birden dönmüş ve arkasında duran asistana sormuştu, büyük bir ihtimalle onun dikkatini dağıtmak, ya da onu ürkütmek için:
"Sen bu konuyu okudun mu?"
Kral Doktor, kendine has gür sesiyle yanıt vermişti:
"Ben okumam, cahiller okur! Ben seyrederim."
Bu lafa Hoca bile çok gülmüştü.

Ben cehaletten hiç kurtulamadığım için hep okumaya, öğrenmeye ve elimden geldiği kadar öğretmeye çalıştım.

1952'de Uzman, 1957'de Doçent, 1964'te Profesör oldum.

Ünüm taaaaa çocukluğumun geçtiği Ayvalık'a kadar yayıldı.Bir gün odama Ayvalık'tan bir adam geldi, hemen tamdım: Bu Ayvaz Kenan'dı. Ben çocukken Ayvaz bana ve arkadaşlarıma kan kusturmuştu. Bizi hırpalamış, bizim oyunlanmızı bozmuş, bizden haraç almıştı. Onu çok iyi karşıladım, güzel bir odaya yatırdım. Ameliyat olması gerekiyordu. Günü gelince onu ameliyathaneye aldık. O sırada aklıma bir şeytanlık geldi. Bir oyun tasarladlm: Adı İNTİKAM! Arkadaşlarım onu masaya iyice bağladılar. Ben yanına gittim, onun elini okşadlm; şefkatle, korkmamasını, bana inanmasını söyledim. Sonra yanımdakilere dedim ki: "Bu adamı çocukluğumdan beri tanırım. Ağrı nedir, korku nedir bilmez. Bakın şimdi onu uyutmadan keseceğim, gıg bile demeyecek. "
Kenan masadan kalkmak istedi ama başaramadı; başladı yalvarmaya: " Abi ben ettim, sen etme! Kulun kölen olayım".
Ben elime bisturiyi -ameliyat bıçağını- aldım, önce ona keskin ucunu gösterdim, sonra bedenine doğru yaklaştırırken, çevirdim, küt ucuyla karın derisini çizdim.
Kenan çıldırdı, bağırdı, küfretti.
Tam bu sırada anestezi uzmanı arkadaşım, kolundaki serum setinden uyutucu iğneyi yaptı, hasta uyudu.
Sonra ona çok güzel bir ameliyat yaptım.
Ben intikamımı almıştım, ama Kenan bu şakayı hiç hoş karşılamadı, beni çok zor bağışladı. Doğrusu ya, ben de sonradan yaptığım işten utandım.
Giderken helalleştik, öpüştük, gülüştük.

İtiraf etmek isterim ki, sonraki yıllar içinde, benzer şaka yapmadım!

Sonra efendim, şöhretim daha uzaklara yayıldı. Ankara'ya ulaşmış olmalı ki Cumhurbaşkanlığı'ndan iltifat gördük. Devrin Cumhurbaşkanı’nın sağlık sorunlarını çözmek için önce tıbbi cerrahi konsültasyona katıldık sonra ameliyatında hazır bulunduk.
İki ay sonra Çankaya Köşk'ünde Resepsiyon'a davet edildik. Otelden Köşk'e bir taksiyle gittik. Taksi şöförü bizden para almadı.
"Neden?" dedim.
"Hayatımda ilk kez Köşk’ün bahçesine girdim, görevli polisler bu arabaya hem de iki kez selam çaktılar. Bu sayende oldu abi! Helal olsun sana abi" dedi, çekti gitti.

Sonra daha uzaklara da gittim. Bir keresinde taaa Houston'da Metodist Hospital'de bir ameliyata konsültan cerrah olarak girdim. Yurda dönerken, yol boyunca, "Keşke bu ameliyatı ben yapsaydım” dedim.

Ve bir gün durdum, döndüm ve arkama baktım:
Gördüm ki, hayatım ya birilerine gülerek,ya da birilerini kendime güldürerek geçmiş.

Derken gözüm takvime takıldı: 25 Eylül 1992,

PERDE !

Bu konuşma 25 Eylül 1992 ‘de yapıldı. Konuşmanın sonunda ben ellerimi göğsümde kavuşturarak bitti işaretini verince, perde kapandı; ama ben perdenin önünde kaldım.
Dostlarım, vefakar dostlarım çılgınca alkışladılar. Ne kadar alkışladılar biliyor musunuz?
Sonra, evet sonra, gene mikrofonun başına geçtim ve
dedim ki:
“Sevgili Dostlarım, gördüğünüz gibi finalde ben bir hile yaptım. Perde kapanırken onun önünde kaldım. Bununla şunu söylemek istiyorum:

Bu iş burada bitmedi, ilişkilerimiz devam edecek”

Tören rüya gibiydi ......

Hamdolsun ilişkilerimiz hala devam ediyor.

Bu konuşma 25 Eylül 1992'de yapıldı.

DR.MİNKARİ'NİN "MESLEKTE 50.YIL" MESAJI

Değerli meslektaşlarım,

Bir tıp hocası demişti ki: "Size öğrettiklerimin yarısı doğru yarısı yanlıştır, ama hangi yarısı doğru hangi yarısı yanlış bunu zaman gösterecektir."

2000'li yılların eşiğinde, tanı ve tedavi imkanları, yakın geçmişte hayali bile kurulamayacak kadar gelişti. Akıllı, deneyimli, dengeli, vicdanı dürüst hekimler, öğrendiklerini iyi kullanmakta, azrailin pençesinden alabilmekte, onlara uzun ve sağlıklı ömür verebilmektedirler.

Hasta mutluluğu sağlıkta arar. Ama ne yazıkki, sağlıklı olanların hepsi mutlu değildir. Çoğu insan sağlığının değerini onu kaybederken anlar.

Tıp dalında elde edilmiş olan mesleki gelişmeler hem çok zor oldu, hem de çok zaman aldı. Hastalar yüzyıllar boyunca iyileşebilmek için hep ilahi bir gücün himayesi altına sığınmak istediler. Sonra işe sihirbazlar ve şarlatanlar karıştı.

Uzun yıllar çırak sınıfı "yalnız benim ustamın yaptığı doğrudur" düsturuna sa rıldı, doğruyu arayamadı. Yanlışı yanlışın üstüne koydu. Ancak doğruyu bulanlar, doğrunun üstüne doğruyu koyanlar ışığı gördüler, gönülleri fethettiler. Hangi dönem olursa olsun kural değişmedi: Bak, gör, anla, dene, öğren, öğret.

Şimdi sormak gerek : Teknik ve tedavide elde edilmiş olan akıl almaz yeniliklere karşın, hekimin ahlaki meziyetleri de aynı şekilde gelişti mi? Hasta hekimi hep ilahi güce sahip biri olarak görür. Bu nedenle hekimin ahlaken , aklen, ruhen, bedenen sağlıklı ve dengeli olmasını ister. Ayrıca ondan sevgisini, hoşgörüsünü, şefkatini, hünerini tevazu içinde verebilmesini bekler. Hasta bir metal parçası değildir. Ona yaklaşmak, onu anlamak, onun gönlünü almak, güvenini kazanmak başlı başına bir hünerdir. Hastaların faziletli, vicdanlı, dengeli, dürüst, tokgözlü hekimler tarafından edildiklerini görmek, bizlere, yaşlanmakta olan bir neslin son temsilcilerine huzur vermektedir.

Yüzyılımızın ikinci yarısından bu yana, hayat şartları çok düzeldi, koruyucu hekimlik çok gelişti. Bu nedenlerden ötürü insan sayısı hızla çoğaldı, ölüm oranları azaldı, uzun yaşama şansı arttı. İster teknikte, ister tedavide, ister konforda olsun elde edilmiş olan büyük gelişmelere rağmen,yılda milyonlarca insan ölmektedir. Bunun nedeni artık salgın hastalıklar yada yanlış tanı ve tedavi değildir. Bunun nedeni açlıktır: Güzel dünyamızda verimli topraklar, yeşil alanlar ve tarımsal üretim hızla artmakta , nüfus çoğalmaktadır.

Bize meslekte 50 yılını doldurmuş olan hekimlere, bu töreni hazırlamak nezaketini gösteren İstanbul Tabib Odası'nın vefakar, kadirbilir başkanına ve üyelerine kalben teşekkür ederim.

Prof.Dr. Tarık Minkari

 

 

  sayfa başı